İnsanların Serencamlarından
GARİB YİĞİDİN BAŞINA NELER GELMEZ!..
Biz karı koca ve kızım Madam Sultana'nın evinde küçük ve vazi' pansiyonumuzda yerleşdik. Konfor i'tibâriyle her şeyden mahrûm idik. Şahsî eşyâmız bile pek mahdûddu. Çünkü bütün ev eşyâmız İstanbul'da ve zevcemin melbûsâtıyla iç çamaşırları Bayındır'da kız kardeşimin yanında idi. Çocuklarımız da orada kalmışlardı. Bunların hepsi birer mahrûmiyet teşkîl eder ve insânlara elem verir. Fakat biz ilk def'a kendimizi mes'ûd görüyor idik. Çanakkale'de ikimiz de garîb-ed diyâr idik. Ne yârân ne akraba.. Lâkin biz bundan memnûn idik, çünkü işimize karışan, her gün bir tatsızlık çıkaran ne kâin-ana, ne kâin-baba ne konu ve komşu, ne de hayırhah(!) dostlar vardı. Ah... Hayırhah(!) komşular ve dostlar, kâin-ana ve babalar çiftler için ne kadar felâketengîz olurlar. Biz ikimiz de bu felâketin elîm acılarını tatmış bulunuyor idik. Binaenaleyh sevdâmızın ilk ve derin zevklerini ancak şu bir iki hafta içinde yaşayacakdık; ve denilebilir ki biz yeni evleniyorduk ve.. bir alay çocukdan sonra.. Evet hemen hiç bir şeyimiz yoktu; lâkin bunların hepsini var eden bir şey vardı: mütekâbil aşk ve hürmetimiz!
Karîlerimizden bilhâssa gençlere şu nasihatı vermek lüzûmunu hissediyorum: evlendikleri zaman mümkünse ayrı bir ocak açsınlar. Servet ve ihtişâm mutlakâ sa'âdet getirmez. Saadet getiren ve bütün acıları tatlıya kalb eden ancak mütekâbil ve samîmi aşk ve hürmetdir. Sevişenlere sevdâları karşısında sefâhet-i mahrûmiyetleri hiç sarsıntı vermezler. Biz böyle idik. Toprak tencerede pişirdik ve toprak bir tabakta yedik. Fakat bütün bunlarda nihâyetsiz zevk ve tad bulduk. İkimiz de ömrümüzün en zinde ve olgun çapında bulunuyor idik bahtımız dahî cûşân idi.
Madam Sultana'nın evi Çanakkale'nin nihâyetinde bostanlara bitişikdi. Mahalle esâsen ve tamâmen Rumlarla meskûn idi. Binaenaleyh biz hayırhah(!) komşulardan bu def'a olsun ma'alşükrân mahrûm bulunuyor idik. Yevmî hayâtımızı kâfî derecede tanzîm etdik. Zevcem geldikten sonra Madam Sultana alt kattaki odasında yemeğimizi yemekliğimize müsâ'ade etdi:
Vazifemin hârici saatlerini dâimâ birlikte geçirir, gezer ve eğlenir idik. Bazen akşam yemeklerimizi Yorgo'nun bostanında yiyorduk. Haftada hiç değilse bir iki gece hastahâne bayırına çıkar boğazın o emsâlsiz gurûb manzaralarını temâşâ eder, tabi'atın güzelliğinden kâm alır ve sonra evimize dönerdik. Mevsim henüz yazdı. Bazen muntazam bir şose üzerinde yuvarlanan tek atlı bir arabacık ile kaleden pek uzak olmayan Kepez köyüne gider, ve bezen de Çamlık Kalesi'nin alt tarafında denizin kumları üstüne uzanırdık. Biz dalga sayarken kızımız minik İclâl de esdâf-ı bahriye kabuklarını toplar, eve taşır, onları bir kutuda saklardı. Bunlardan uzun ve sivrilerinin adı minâre idi..
* *
*İşte biz böylece o güne kadar görmüş olduğumuz âsûde ve tatlı günler geçirirken keyfimizi kaçıran bir haber aldık: Boğaz kat'iyyen kapanmışdır, binâenaleyh bundan sonra hiçbir gemi giremeyeek ve çıkamayacakdır. Bu haberi kendisine tebliğ etdiğim zaman zevcemin alnından bir endişe geçdi:
-Çocuklar ne olacak? dedi
Ah analık!..
-Çocuklar dedim, büyük anne ve babaları yanında oturacaklar. Biz de burada.
-Biz de harbe girecek miyiz?
-Bilmem ama öyle görünüyor. Mukadder ne ise o olacak.
Ma'a hâzâ kal'anın neş'esi devâm ediyor idi. Fakat Rum, Ermeni ve Yahudilerden zengin ve [..] olanlar kirişi birer birer kırıyorlardı. Hatta canı daha tatlı olan ba'zı me'murlar bile kendilerini kal'adan yani tehlikeli mıntıkadan atmaya birer yol bulmuşlardı. Bunlar henüz ber-hayât oldukları için adlarını birer birer şurada dizmeyi fâidesiz buluyorum.
Hükümet makinesi muntamazan işliyor. Mektebler tedrîslerinde berdevam. Ben de lisedeki mu'allim vekîlliği vazîfemi görüyordum.
* *
*İngiltere'deki dretnotlarımız müsâ'adere edilmişse de Gobon ve Breslav zırhlıları boğazdan içeri girmiş, bu gemilerin tarafımızdan satın alındığı i'lan edilmiş, çok geçmeden Amiral Suşon bahriyemiz amiralliğine yerleşmiş Karadeniz'deki o ânî taarruzu yapmış, biz dahî fi'ilen harbe sürüklenmiş idik. Rus, İngiliz, Fransız sefîrleri ve konsolosları bunların teb'aları Türkiye'yi terk etmişlerdi. Resmen bu devletlerle hal-i harbde idik. Ne olacakdı? Bunu kimse bilmiyordu.
Alman orduları bir çığ gibi Fransa topraklarında ilerledikçe ve ajanslar muzafferiyet haberlerini tebliğ etdikçe biz Çanakkale'de davul zurnalarla nümâyişler yapıyor, müttefik devletlerin konsoloshâneleri önünde nutuklar veriyor idik. Orada dahî bu nutuk işleri bana tahmil ediliyordu.
Diğer taraftan asker ve mühimmat sevkiyatına germi verilmişdi. Cevad Paşa boğaz kumandanlığına ta'yîn edilmişdi.
Goluç Paşa bir aralık gelmiş ve hattâ boğazdan dışarı çıkarak yarım adanın sâhillerini tedkîk ve avdet etmişdi. Alman askerleri mühim sâhil tabyalarını işgâl etmişlerdi. Gitmezden evvel İngiliz ve Fransız konsolosları buna şâhid olmuşlardı. Hatta Anadolu Hamidiyye tabyasının Alman askerleri bir akşamüstü mister Palmars'ın önünden Alman millî marşını söyleyerek rap, rap, rap! geçmişlerdi de İngiliz'in çehresini balmumuna çevirmişlerdi.
* *
*Bir kere daha arz etmiş olduğum vecihle boğazdaki harbe âid vekâyi' ve menkîbeleri değil fakat garîb yiğidin başından gelip geçenleri yazacağım için ötekilerini birer işâretle geçiyorum
-devam edecek-
BEYAZ ZAMBAKLAR MEMLEKETİNDE
-muharriri Ahmed İzzet-
Son günlerde Ma'ârif Vekâleti tarafından mekteblere gönderilen ve tavsiye edilen (Beyaz Zambaklar Memleketinde) isimli kitabı bir haftadır tekrar tekrar okuyorum; ve kim bilir daha kaç def'a okuyacağım... Rûhu bu kadar kuvvetle saran, kalbi ümîd ve vatan aşkıyla bu kadar heyecana getiren bir esere hayâtımda pek nâdir tesâdüf etdim. Bütün vatandaşlarıma harâretle tavsiye ederim. Bu kitabı tekrar tekrar okuyunuz. Ölümden kurtulan, şerefli bir hayâta kavuşan Fin milletinin bu kurtuluş mâcerâsını dikkatle okumak her Türk için farzdır. Çünkü biz de ırk kardeşimiz Fin milleti gibi dünyâya tekrar geliyoruz. Finliler kadar değilse bile biz de ecnebî anâsırın tahakkümünü şu'ursuz idârelerin kahrını içecekdik. Fin milletinin hikâyesi hemen hemen Türk milletinin hikâyesidir.
Eserin müellifi (Petrof) isminde meşhûr bir Rus muharrirdir. Petrof "İnsân dünyânın en kıymetli mahlûkudur. Dünyada her şey ilm, felsefe, san'at, din her şey insân içindir. Eğer ilim, felsefe, din ve san'at yeryüzünde daha mes'ûd, daha aydınlık ve hakîkaten insânı bir cennet hayâtı yaratmağa ve kurmağa hizmet etmeyecek olurlarsa hiç bir kıymeti ve ehemmiyetleri yokdur" fikrînde bulunurmuş. Ömrünün nihâyetine bu fikre sâdık kalarak insânların refâh ve teâlîsi uğrunda Rusya'da, Sırbistan ve Bulgaristan'da binlerce konferanslar vermiş, makâleler ve kitablar yazmışdır.
Finlandiya'nın târihine âid şu satırları kitabdan hülaseten naklediyorum:
"Finlandiya 1811 târihine kadar İsveç hükümetine tabi' imiş. İsveçliler Finlere vatandaş nazarıyla bakmayarak mahkûm millet mu'âmelesi ederlermiş. Bu yüzden Finler ahlâken ve iktisâden çok geri kalmışlar. 1808 târihinde Rusya ile İsveç arasındaki muhârebe neticisende Finlandiya Rusya'ya iltihâk etmiş; Çar birinci Aleksandır Finlandiya'nın dâhili idâresinde istiklâline müsâ'ade ve Finlilerin daha İsveç hâkimiyeti zamanında mâlik oldukları kânûn-u esâsiye sâdık kalacağına yemin etmiş. Bundan sonra Finlandiya tedrîcen terakkîye başlamış 1918 de Rusya ihtilâlinden sonra müstakil bir hükumet olmuşdur."
"Finlandiya'nın tecdîd ve terakkîyesinde başlıca âmil olan Sinelman nâmındaki zâtdır. Sinelman ve arkadaşları millet mu'allimi sıfatıyla çalışa çalışa bin bir bataklık memleketini beyaz zambaklar memleketine tahvîl etmişlerdir. Sinelman bütün hayâtında şu hakîkatı hemşehrilerinin kafasına yerleştirmeğe çalışmışdır: Finlandiya dâimâ Rusya ve İsveç tarafından istilâ edilmek tehlikesine ma'rûzdur; kuvvetli ve haris komşularına mukâvemet edebilmesi için harsen onlardan yüksek olması lâzımdır..."
KÖŞE BAŞI
Biraz Da Gülelim Yahu:
Mühim İlmî Tetebbualar (!)
Gelecek sayılarımızdan birinde gazetemiz, ilim âlemince ve âlimlerince pek ma'rûf bir mevzu'u olan "şahsiyetleri karikatürize etmek" yolunda kalem tecrübelerinde bulunacakdır. Bunların muharriri ma'rûf müderris Kara Osman'dır. [..] ba'zı ma'rûfların adlarını tesbît ediyoruz:
1-Soğan Ağa
2-Sarımsak Bey
3-Kat'i Kalfa
4-Işık Bey
5-Taş Kavuk
6-Elekçiler Reisi
7-Derviş Avrat
8-Laik Mekteb-ül [..] me'zûnu
9-Kara Baba
10-Sistem Sahibi Kuş Alp
11-Kurt Dudu ve ilh ve ilh..
Yaz Manileri
Karanfil katmer katmer
Sevdiğim tatlı esmer
Esmerin bir bûsesi
Milyonca altın değer
BUCA BEY
Müstensihi: Kara Duman
İNGİLTERE
İHTİLAL TARİHİ
1603-1688Şarl'ın bu mu'âmelâta muvâfakati onun için yeni bir nakz-ı ahd idi. Bununla berâber, irticâ'ın, mümâsil-i mu'âmelât yüzünden tahrik etmekte olduğu garazı gören parlemento kim olursa olsun, kralın îrâdesine karşı gelmenin gayr-i kânûnî olduğu hükmünü muhâfaza etmek için, hâkimlere yemin etdiriyordu. Bu mukarrerâtı ittihâz etmiş olan parlemento muzafferiyetinden sermest olmuş mukâvemet edilemez bir irticâ''ın nüfûz ve kuvveti altında, intihâb edilmişti: Stivartlar için bölünmez meclis (*) oldu.
Hey'et-i hâkimeye gelince, ilk Stivartlar zamanında ba'zan hakîki bir istiklâl göstermiş olan bu hey'et kral ikinci Şarl zamanında büsbütün tezellül etdi.
Fokus der ki: İşte bu zaman, nüfûz ve iktidâr sû-istimaline karşı bir müdâfa'aa silâhına olduğu gibi hâkimlerin de istikâmetine bina-i hesab etmenin ne kadar fazla olduğu görülürdü. (m)
Esâsen parlementonun dâimî teyakkuz ve Sansorine tevdî'' edilememiş olan bir adliye hey'etinin varacağı nokta budur.
****** endişeli ruhuna karşı irticâ'', başka bir şekilde zuhûr etmekle, milletin ahlâkını ifsada kadar gider göründü.
Presbiteryanların metîn ahlâkı ve huyları kral ile sefâhete dalmış - sarayı- için bir hakaret gibi telâkkî ediliyordu: Ahlakî revâbıt ve temâyülattan uzaklaşmak zevk-i selim ve moda oldu.
Hamilton'un hâtıratında bodur? sarayının temâyülat-ı ahlâkiyesini, kadınların hicab-aver rezâletlerini, krallarıyla O'nun zühd ve takva sâhibi (!) kardeşi Dük Diyork'un şehevatını tatmîn için kibarzadelerin irtikâb etdikleri nâmussuzca hizmetlerini tesbît eden canlı levhalar vardır.
Saray ricâli kendi krallık tarafdârlıklarını isbât etmek için rezilane sefâhete dalmak lâzım olduğuna zehab oldu. Bunun istibdâd idârelerinin kuru, mülevves ve zırıltılı edebiyâtı gibi bir moda edebiyâtı millî seciyenin bu alçalmasına cesâret verdi. (a)
Restore edilmiş olan mutlakiyet idâre Makyavelden daha küstah bir nazariyeciye mâlik oldu: Hubes!
Hubes?, esâret zamanlarının değişmez temâyül ve inhimakine göre, tabi'at-ı beşeriyeyi, cezrî bir sûrette, fenâ göstererek ona iftira ile bu fıtratı ancak kuvvetinterbiye edebileceğini iyi ve fenâya ancak hükümdarın bir hudûd çizebileceğini ve ilh... dermeyân etdi.(s)
Hubes'in nazariyesi büyük bir muvaffakiyet kazandı. Bu nazariye zamanın temâyülatına cevâb veriyordu; O, prensib i'tibâriyle bizzat kralın arzusunu teyitten başka bir şey yapmış olmuyordu.
Makveley bunları şu sûretle hülâsa eder: 'Kral ikinci Şarl'ın nokta-i nazarına göre her şahıs satılıkdır. Yalnız bunlardan ba'zıları kendi emtia-i ticârîyelerine diğerlerinden ziyâde kıymet verdirir, ve daha yüksek fiatla kendini satar. Bu canbazlık becerikli bir tarzda yapıldığı zaman iyi bir ad alabilir. Becerikli erkeklerin dilber kadınların dirayet ve güzelliklerini tutturabilmek için kullandıkları başlıca hile, bunların nezdinde iffet başkalarının nazarında da tevazu adlarını alıyorlardı. Aşk-ı ilahi, aşk-ı vatan, aşk-ı âile, aşk-ı meveddet; işte aşk ene ile müteradif bir çok ***** ve açık tabirler.'
Kralın etvar ve harekâtının şefaati feylesofun bu maksimlerine? pek âlâ cevâbdır. Kral, devâmlı parlementonun o kadar yükseltmiş olduğu İngiltere bahriyesinin, küçük Hollanda Cumhuriyeti donanması karşısında millet olmasını lâkaydlıkla temâşâ ediyor; ****** İspanyadan zabtetmiş olduğu Dönkerek? şehrini Fransa kralı ondördüncü Lui'ye satıyor idi. İş bu kadarla kalmıyor, bu İngiltere kralı bizzat kendisini de satıyor, hafî bir mu'âhede ile, Fransa kralının Avrupa'da dinî ve siyasî nüfûz ve kudretini arttırmak için, bir ecnebî aylıkçısı sıfatıyla, İngiltere'nin bütün kuvvetleriyle O'na müzâhereti taahhüd; hattâKatolik mezhebinin neşr ve ta'mimini de va'ad eyliyordu.
Ondördüncü Lui'nin bütün saltanatı müddetince İngiltere kralına muntazaman vermiş olduğu bir ihsân işte bu alış verişin bedeli idi. Fakat yarar ki kral ikinci Şarl bu va'adlerini tutmak için ne cür'ete (Sahife bitti)