bu halk dârülfünûnu konferanslarına âid birkaç sahîfeyi aynen nakl ediyorum:
Halk dârülfunûnun binlerce müşkülâtla mâlî olarak geçirdiği yirmi beş senelik fa'âliyetinden sonra Sinelman'ın sâkin olduğu (Koübyo?) şehrinde millî bir bayram tertîb edilmişdir. Meclisin sonunda Finlandiya'nın her tarafında (reçel kralı) unvânıyla yâd edilen (Yaroyren) söz almış ve bir saat süren bu nutuk kemâl-i dikkatle istima' edilmiştir. Yarvinen'in nutku:
Ben evvelce fakir bir sokak çocuğu idim. Şimdi vatanımız için büyük ve iyi bir kuvvet olduğumu söyleyebilirim. Ben bu mevkî'mi tesâdüfen iyi bir konferans dinlemek sâyesinde kazandım. Benim küçük bir dükkanım vardı. Orada kurabiye, şekerleme falan satardım. Böyle mahdûd ve alâkasız bir hayât geçirmeğe mahkûm olduğumu düşündükçe canım sıkılırdı... Az kazanıyordum... Ruhen sukut etmeğe, içki içmeğe başladım. Bu sırada meşhûr âlimlerimizden birisi kasabamıza geldi... Verdiği konferans beni derin bir uykudan uyandırdı. Hayâtın ma'nasını bana anlatdı. Gâyeye nasıl vâsıl olabileceğimi gösterdi. Hatib sâde fakat harâretli bir lisânla bize meşhûr Robinson hikâyesini nakl etdi. Fırtınalı bir havada boş bir adaya düşen Robinson yalnızlıktan ve mahrûmiyetden ye'ise düşmeyerek çalışmaya başlıyor; ibtidâ kendisine bir mesken yapıyor; buğday ekiyor; yaban keçilerini ehlîleştiriyor; sonradan adaya gelen vahşîlerden birisini kendisine alıştırıyor, dost ve mu'âvin yapıyor; elhasıl mükemmel ve muntazam bir hayât tanzîm ediyor..
Hatib şu sözlerle hitâbesine devâm etdi:
-Ey Fin kardeşler! Milletimizi teşkîl eden iki milyon Fin bu Robinson çocuktan daha âciz, daha zaif, daha budala mıdır?
Muhterem mu'allimler, râhibler, hâkimler, mühendisler, me'murlar, avukatlar, genç Finlandiya'nın evlâdları, münevver çiçekleri; siz de kendi milletiniz arasında birer Robinson olmak istemez misiniz? Robinson hâlî adada insân eti yiyen vahşîyi terbiye etmiş, kendisine arkadaş ve yardımcı yapmış. Siz ise büyük şehirlerde, âlî mekteblerin, gazete idârehânelerin, tiyatro ve müze binalarının duvarları dibinde duruyor ve milletimizin milyonlarca efrâdı hakkında bunlar câhil, kaba ve sarhoştur diye şikâyet ediyorsunuz. Robinson'u göz önüne getiriniz; hayâta ve insânlara karşı vazîfenizin neden ibâret olduğunu düşününüz.
* *
*
Yarvinen nutkuna devâm ediyordu:
-Bu konferans gözlerimi açdı. Büyük bir ruhî inşirahla salondan çıkdım. Şimdi bende de büyük bir adam olmak hevesi uyandı. Bizim şu küçük Finlandiya için ben de büyük bir iş yapayım demeye başladım. Diğer üç arkadaşımı da konferansa götürmüşdüm. Fikrimi bunlara açdığım zaman i'tirâzlar karşısında kaldım.
-Bütün sermâyesi sekiz on liradan ibâret bir kurabiyeci ne yapabilir?
Arkadaşlarımın biri kunduracı biri demirci diğeri de yumurtacı idi.
-Konferanstan dönerken işte her birimiz birer kahraman değil miyiz? Birimiz yumurtacı, birimiz kunduracı, sen de çocuklara şekerli simit satıyorsun. Biz nasıl birer Robinson olabiliriz?
diyorlardı ve gülüşüyorlardı. Bu sırada bana ilham geldi. Akan su gibi bir hitâbeye başladım.
-Ben kurabiye satarım, ama niçin kendi işimde, kendi sâhamda bir Robinson olmayayım? Ben yalnız ballı simit satmam memlekette arıcılığı ilerletebilirim. İşimi o dereceye kadar vardırabilirim ki tatlı kurabiyeler yalnız zenginlere mahsûs bir lüksden ibâret kalmaz. Fakir amele ve köyler de bundan istifâde eder. Ben tatlı kralı olacağım!
Arkadaşlarım handeler arasında:
-Öyle ise biz ne olacağız? diye sordular.
-Biriniz ayakkabı kralı, diğeriniz de yumurtacı kralı olabilir, cevâbını verdim. Şimdi plan kurmaya başladım. Eve gitdik sabaha kadar gözümüze uyku girmedi. Sabaha kadar bu mevzu' üzerinde konuşduk. Çok geçmeden gençliğimizde kurduğumuz mefkûrelerin tahakkukunu gördük. Kunduracı olan arkadaşımın kundura i'mâlâthâneleri şimdi her bir Fin kasabasından ma'âda Avrupa'nın büyük şehirlerinde de vardır. Pazarda sepetiyle yumurta satan arkadaşım yumurta kralı oldu. Nâmı İngiltere Fransa ve Almanya pâyitahtında şöhret buldu.
Ben ise evvelâ bir küçük şurub fabrikası açdım. Bu fabrika hâlâ işliyor. Fabrikam çok ibtidâî ve basit idi. Fakat bunu işletmek için de param yokdu. Bir banka direktörüne gidib fikirlerimi uzun uzadıya îzâh etdim. Direktör:
-Bir def'a tecrübe ediniz. Sizin müstakbel tatlı krallığınız için biz de bir mikdâr sermâyeyi tehlikeye koyacağız.
cevabını verdi. Teşebbüsüm muvaffakiyetle netîcelendi. İ'mâl etdiğim şurub temiz, koyu ve tatlı idi. Şekerden daha tatlı idi. İbtidâ köyleri dolaşır; şurub vererek patates topladım. Bunlardan şurub yaparak tekrar patatesle değiştirdim. ikinci senenin nihâyetinde Finlandiya'nın muhtelif mahallerinde böyle beş fabrikam oldu.
Amele ve köylüler Yarvinen'in reçellerini ekmek dilimine sürerek yemeye dadandılar. Reçel ve ekmek çok def'a âilelerde öğle ve akşam yemeğinin yerini tutuyordu. Çünkü benim yaptırdığım reçel tatlı, ucuz ve mugaddî idi. Bu esnâlarda yine köylerde seyahat ediyor; köylülere yemiş fidanları ve tohumluk patates tevzî' ediyor, bunları nasıl ekeceklerini ve yetiştireceklerini öğretiyordum.
İşlerin inkişâfını gördükçe seviniyordum. Bütün tefekkürâtım şurub, patates, çilek ve vişne mevzu'ları etrâfında dolaşıyordu. Dâimâ bunların ıslâhı mes'eleleriyle uğraşıyordum. Reçel ve tatlıyı seven bütün san'atkarlar, şairler benim yardımcılarım olmuştu.
Ben hep bir şeyi düşünüyordum. O da Yaroynen'in reçellerini nasıl daha ucuza mâl edebilirim?
Nehirler üzerinde günlerce çalışan kayıkçılar, aylarca dağlarda uğraşan kömürcüler benim reçellerimle beslenirlerdi.
Yarvinen'in reçelleri Avrupa'nın her tarafında hattâ Amerika'da bile sürülmeye başladı.
Benim sâyemde Fin gençleri istedikleri kadar muz yiyebilirler. Bizim şurub reçel ve marmelat kutuları müskirât şişeleriyle mücâdele ediyor. Bu kutulardan her biri girdiği köylü veya amele evinde parlak bir şu'a-i şems vazîfesini görür. Bu kutuların eve geldiğini gören çocukların yüzü meserretten parlar. Aile reisinin bir günde kazandığı paranın ispirtoya yani zehre verilmeyib de gıdaya verildiğini gören her bir anne ve her bir âile kadını memnûndur...'
Bu çok kıymetli kitabın mütercimi ta'lim ve terbiye a'zasından Ali Haydar Beyefendidir.
ŞEHRİMİZİN ELEKTRİK MES'ELESİ
Evet, artık bu bir mes'ele denilecek vaz'iyete girdi. Müteahhit Simens şirketi imza etmiş olduğu mukâvele ahkâmını îfâ etmiyor, çünkü îfâ edemiyor, çünkü koyduğu makineler, imza etmiş olduğu mukâveledeki amper mikdârını vücûda getiremiyor. Bin bir tecrübeden sonra getireceği de yokdur. Bunu bizzat şirket de i'tirâf ediyor. Ve bu makine ancak bu kadar yapabilir diyor...
Anlaşılıyor ki şirket daha işin başlangıcında dürüst hareket etmemeyi kafasına koymuş, nasıl olsa İzmit belediyesini yere vururum demişdir; mes'elenin başka dürlü îzâhına imkân yokdur. Şu halde yapacak iş basitdir: Mukâvele ahkâmını icrâ edemediğinden mütevellid aczi karşısında şirketten tazmînat istemek.
Belediyemizin bu güne kadar müsaâdekâr davranmış olması belediyenin menâfi' nâmına bir zarardır. Bu zarar ilânihâye temâdî edip duramazdı. Buna binâen olmalıdır ki geçen hafta belediyemiz reisi ve a'zalarından müteşekkil bir hey'et İstanbul'a gitmiş ve şirket mümessiliyle görüşmüşdü. Bu mümessil dahî bu makinelerin mukâveledeki amper mikdârını yapamayacağını i'tiraf etmekle berâber işi safsataya boğmak istemişdir. Ve ilâve edelim ki şirket taahhüd etdiği bir çok mevâdı henüz teslîm etmemişdir.
Başta reis olmak üzere belde meclisimizi terkîb eden zevât gerçekten temiz insânlardır. Onlara hürmet ve i'timâdımızdandır ki biz dahî bu güne değin bu işi kurcalamak istemedik. Fakat bundan daha ziyâdesine tahammül edilemez. Belediyemiz, şirketi mukâvele ahkâmını icrâya kat'iyyen da'vet ve netîce alınmadığı halde bunu hükmen istihsâl etmelidir. Hakkımız kadar mukâvele de sarihdir. Şirket İzmit elektrik te'sîsâtını yaparken bunu bir reklam, bir şeref olmak üzere kârsız yapmakta olduğunu i'lan ve işâ'a ediyordu. Biz buna o zaman gülmüşdük. Bugün yalan ve hile! diye bağırıyoruz. Belediye meclisimiz âtiyyen vâkî olacak bir teftîş mes'uliyeti altında nâfile kalmış olmamak için isti'câl etmelidir.
****************************************
KOCAELİ HALK BANKASI
Türk Anonim Şirketi
Sermayesi
100000 Türk Lirası
Tüccar, esnâf ve halka a'zamî ve şumüllü suhûlet ibrâz etmekle ma'rûf millî bir müessesedir.
Müessese:
1-Te'minat mukâbili, kefâletle ikrâzât.
2-Çek, poliçe ve bil'umûm senedât-ı ticârîye iskontosu.
3-Beray-ı tahsîl senedât-ı ticârîye kabûlü.
4-Muayyen vadeli veya emânet sûretiyle veyahud hesab-ı cari küşâdıyla tevdî'at kabûlü.
5-Rehin veya kefâlet mukâbili te'minat mektubu i'tâsı.
Ve sâir bil'umûm banka mu'âmelâtını îfâ eyler.
Mevduata bervech-i âtî fâiz verir:
| Hesab-ı cari sûretiyle bilâ vade mevdu'âta | : Yüzde beş |
| Üç ay vadeli mevdu'âta | : Yüzde altı |
Altı ay vadeli mevdu'âta | : Yüzde sekiz |
| Senelik mevdu'âta | : Yüzde dokuz |
Mu'âmelesinin sür'ati ve dürüstîsiyle umûmun rağbetine mazhar olmuş çok kıymetli ve Kocaeli halkının arzusuyla küşâd edilen müesseseyi bütün Türklere tavsiye ederiz.
ne de azme mâlikdir. Milletin adem-i memnûniyeti O'nun ihâneti hakkındaki hüsn-ü niyeti dâimâ mağlub bir vaz'iyette tutturuyordu. Binaenaleyh on dördüncü Lui bir yarım-ihânetle! iktifâ etdi.
İngiltere'nin bu te'sîri hükümsüz kaldı. Çünkü Şarl ne Katolikliğini i'lan edebildi, ne de Fransa'nın istibdâdkâr politikasıyla aleni sûrette birleşebildi.
Bu yolda şımartılamadığı için, vatanının arzusu zıddına, cürmün daha ilerisine gidemezdi. Zâten hakkındaki adem-i memnûniyet ve teveccüh çok derindi. İskoçya'da tazyîk ve ta'rizler yüzünden harekete gelmiş olan mezhebî ihtilâller kan içinde boğulmuşlardı. İngiltere hiç bir zaman bundan daha az gayr-ı memnûn değildi. Ma'ahâzâ milletin efkârı krala müstehak olduğu şedîd cezâyı vermekden çok uzakdı. Şahsen halk tarafından sevilmemiş değildi. Kolay ve teveccühkâr istikbâl ve kabûlü O'nun hakkında öyle bir teveccüh kazanmış bulunuyordu ki etvâr ve hareketinin müstehak olduğu hakaret o teveccühü birdenbire yıkamıyordu. O'nun fenâ idâre-i hükumeti, hepsinin kendisine fâik olmasına rağmen, nazarlarına devr olunuyordu. Parlamentonun şiddeti işte bu nazarlar üstüne yükleniyordu. Meşrutiyet i'tibârlarının vermesi îcâb eden hürmetten ziyâde anlaşılmaz bir bâtıl i'tikâd yüzünden efkâr-ı umûmîye kralın hatâlarından mütevellid mes'uliyetleri bu nazarla atfetmekte âdetâ ısrâr ve ta'annüd ediyordu. O'nun hakkında müsâid olunacak en büyük tecâvüz ahlâkına temâs eden ba'zı istihzâlardan ileri geçemezdi. Bir misâl: Bir gün Avam Kamarasında tiyatrolar için bir vergi vaz'ı müzâkere oldunduğu sırada müdahinler, bu verginin vaz'ı krallık hizmetinde bulunan kimseleri vurmak demek olacağını, O'nun eğlencelerine hattâ aktörlere ma'tuf olacağını söyleyince a'zadan Kovanteri ' Hatta aktrislere dahi..... " haykırdı.
Bunun ma'nasını pek âlâ bilen meclis a'zâsının her biri bu beyânı tasvibkâr bir kahkaha ile karşıladı. Kral bu hicvin intikâmını alçakçasına aldı.
Bir sokağın köşesine gözcü olarak konulmuş askerler bu meb'ûsu gözetliyorlardı. Ve o geçerken üstüne atıldılar. Fakat beriki kendisini şiddetle müdâfa'aa etdi ve hasımlarından birçoğunu paraladı. Fakat nihâyet O'nu yakalamaya ve O'na elîm bir yara açmaya muvaffak oldular: Burnunu kemiğe dayatıncaya kadar yardılar! Meclis muhannetliğe karşı şiddetle mütehassis oldu ve tecâvüzü bir cürüm esâsı olarak i'lan ve Kovanteri'nin katillerine karşı en ağır cezânın verilmesini taleb ederken kralın onları afv edebilmek selâhiyetini de nez' etdi.
Bununla berâber halkın adem-i memnûniyeti kraldan ziyâde O'nun muhîtine ve bu meyânda bilhâssa âhiren Katolikliğini i'lan etmiş olan kardeşi Dük Diyork'a ma'tûftu. O'nun mezhebî fikirlerinden ziyâde halka nefret ve istikrah veren istibdâdkâr temâyülâtı idi. Eski liberal İngiltere ihtirâs ve heyecânı, papalığa karşı olan kini istisnâ edilmek şartıyla, şiddetini uzatmışa benziyordu. Mari Tudor'un? dar ağaçlarıyla barut sû-ikastları dimağlarda henüz pek canlı duruyordu. Bu babdaki efkâr-ı umûmîye o kadar zâhir o kadar nâkabil-i tedâvî idi ki parlamento a'zaları meyânında olduğu karâr saraya müntesib geçinenleri bile korkutuyordu. Bundan bahs eden Arman Karrel şu sözleri söyler:
'Resilerini para ile satmakda olanlar bile papacılıktan istifâde uyandıran her şeyi red ediyordu'
Nihayet meclis Katolikleri hidemât-ı umûmîye hâricinde bırakan [..] krala tevdî' etdi. Bittabi' bu tedbirin tamamı Dük Diyork aleyhine tevcih edilmiş oluyordu.
-devam edecek-
____________________________
(*) Bulunmaz? meclis, Fransa kralı on sekizinci Lui'nin 1815 den 1816 ya kadar en irticâ'kâr mukarrerâtı ittihâz ve kabûl etmiş olan Fransa meclis meb'ûsânına vermiş olduğu isimdir.
(m) Bu sahne ne kadar feci'dir ve her zman ve her yerde temâşâsı mümkündür. Ma'ahâzâ bugün için olsun Türk şerefi bundan masûndur. Çünkü hâkimlerimiz gerçekden istiklâllerini muhâfaza ediyorlar. İstikâmetlerine gelince, bunları yalnız kendileri bilirler. Ma'ahâzâ biz vicdânlarına karşı i'timad ve hüsn-ü zanla me'muruz.
(a) Pek eski devirlere gitmeden Abdülhamid devrinde intişâr etmiş olan gazete, risâle, kitabları ve bilhâssa bu kitabların mukaddimelerini tedkîk edersek bu rezilâne sahneleri ve sahîfeleri görmüş oluruz. Ne iğrenç şeyler...
(s) Hobs bir İngiliz feylesofudur: (1588-1690) bu zât Diryatan? adlı acîb ve fakat kuvveti i'tirâz götürmez bir eserin müellifidir.
Hobs felsefede maddîliği, ahlâkta hodbinliği, siyâsette de istibdâdı mürevvicdir. Bakon'un en büyük müridlerindendir. (Larus)
İngilizler kendi vatanlarında müstebid değilseler de müstemlekelerinde domuzuna müstebiddirler. Binaenaleyh İngilizler maddîdir, hodbindirler ve müstebiddir; Ve Hobs felsefesiyle İngiliz milletinin bir ifâdesi olmuşdur. (Hür Fikir)