Musahabe
KADINLAR BİRLİĞİ
Günün şâyân-ı nazar hâdiseleri arasında kadınlar birliği mes'elesinin mühim bir yer tutduğunu görüyoruz. Lâyik cumhûriyetimiz, bütün mevzuâtıyla âilede ve hayâtda kadını erkeğin muvâcehesinde cem'iyetin nısf-ı kuvveti olarak i'lân etmişdir. Zâten başka dürlü olması da imkân hâricinde idi. Çünki 'Beşiği sallayan el, istikbâlin Fâtihi olacak olan eldir' Kadın ictimâî teşekkülün en tabiî mürebbîyesidir. Bu i'tibâr ile inkılâbımızın bu en hayâtî muvzu'unu ihmâl etmesine ihtimâl vermek câiz değildir. Yalnız kadınlığın asırlarca süren esâretinden sonra çok ciddî bir mülâhaza ile derpîş edeceği geniş, ağır, hakîki ihtiyâc ve vaz'iyetleri mevcûd iken Nezîhe Muhyiddin Hanım ve rüfekâsının yapdığı gibi mevsimsiz ba'zı fikirleri ortaya atması, müddeâsının hilâfı olarak kadınlığın nezâket ve nezâhatini sû-i isti'mâle sevk eylemesi, cem'iyet nizâmlarına ve devlet kânûnlarına âdetâ muhâlif bir tavır takınması çirkin ve şâyân-ı teessüf idi. Memnûniyetle haber aldık ki Birlik a'zâsı bir kongre akd etmiş, yeni bir merkez ve idâre hey'eti intihâb eylemişdir. Kongrenin delâlet etdiği ma'nâ ve verdiği netîce, mühim bir ekseriyetin sâbık idâre hey'etine muârız olduğu merkezindedir. Ümid etmek istiyoruz ki yeni asırlar, hmiyetin, fedâkârlığın, fazîletin timsâli olan kadınlığımızı ictimâî sâhada fa'âliyete, iktisâdî hamlelerde müteemmil bir cesârete doğru götürebilmek içün ciddî ve esâslı tedbirlere tevessül edecek bu sûretle Nezihe Muhyiddin Hanım ve rüfekâsının ileriye sürdükleri da'vâların, indî birer zaafdan başka bir şey olmadığını isbât ederek haklı bir şübheyi izâle ve Birliğin ma'nevi vahdetini hârice karşı takviye etmiş olacaklardır.
***
MAARİF TARİHİMİZE BİR NAZAR
Türk Ma'ârifi dediğimiz zaman târihin binlerce sene derinliklerine inmiyeceğiz. Bu çok dallı budaklı ve bilhassa me'haz yoksulluğu karşısında denilebilir ki içinden çıkılamaz bir vâdi olur. Bunun içün Türk maârifini 1245 târihinden zamanımıza doğru tetebbu' ve bundan evvelki devirlere de daha umûmî bir nazar atf ile iktifâ etmek imkân nokta-i nazarından daha münâsibdir.
Bizim de mevzumuz böyle inkişâf edecekdir. 1245 den evvelki Türk maârifinin ne olduğunu ifâde etmek lâzım gelirse bu garbin Latince, Yunanca konuşduğu ve ümmetce(?) düşündüğü devrenin aynıdır denilebilir. Bir farkı: Şark ve onun [..] Türk arabca ve acemce söylerdi. İrfan sahnesinde Türk'e âid bu devrenin arab hâkimiyetinin zevâline kadar süren kısmı Türk ve Arab'ın müşterek eseri olduğundan bunu İslam Maârifi nâmı altında yâd ve bunun içinden Türkî ve hissesini kayırıb göstermek daha doğrudur. Bu müştetrek devrede ilim dünyâsında Türk zekâsının azametine, metânetine şâhid gibi târihin içinde parlayan yıldızlar: Nizâm-ül Mülk, Gazâlî, Teftazânî, Cürcânî, Nasır Tûsî Mevlânâ, Câmî, Buhârî, Zemahşerî, İbni Sinâ, Fârâbî, Ebu Ma'şer Belhî, Muhammed Harzemî, Fergânî, Ebu Nasr Cevherî, Şemseddin Semerkandî, Ali Kuşcu, Uluğ Beyve daha bunların ayarlarına yakın yüzlerce sîmâlardır.
Yalnız şarkı tedkîk eden garb bu zekâların Türk olduğunda gaflete düşmüşdür. Çünkü islâmiyeti kabûl ederken arab harf ve kelimelerini de berâber alarak İslâm hegemonyasına katılan Türkler arab ve acem te'sîri altında kaldıklarından yetişen Türk âlimler eserlerini arabca ve acemce yazmışlar ve garb [..] de bunların millî hüviyetini seçemiyerek bunları arab ulemâ kadrosu içinde göstermiş, eritmişlerdir.
Sırası gelmişken cihân maârif târihinde şa'şa'alı bir faslı olan şark irfân târihinde Türk'ün bu irfâna, bu irfânın Türk'e yapdığı te'sîr hakkında bir fikir verebilmek içün bu saydığımız isimleri biraz tanımalıyız.
Nizâm-ül Mülk şarkın namdâr veziridir. İlk medresenin bânîsi: Gazâlî, Teftezânî, Cürcânî, Nasır Tûsî, Câmî, Buhârî, Zemahşerî hadis, fıkıh, lügat, maânî, beyân ve nahv, tasavvuf ilh. ilimlerinde her biri asırlarının ferîdi idiler.
Fi-l hakîka bugünkü müsbet ilim devresinde bu târihi isimlere çok rastlayamıyoruz. Lâkin bunların yaşadığı asırlarda din her şeydi, herşey kitâb-ı mukaddes içinde idi. Onun ale-l husûs Türk'e yabancı lisânı içinden hayâtın düstûrlarını hal etmek yegâne zarûretdi ve ilim de zâtî içün muhtar bir gâyesi olmayan bir hizmetkâr veya din bizzat ilimdi. İşte bu zekâlar bu ilim zümreleri ince, tahlîlkâr, geniş ihâtalı mefkûreleriyle işliyerek dinin hakîkat üzerinde kurduğu sulta ve inhisârı kırmak, onun fevkıne çıkmak ve hayâtı asrın müsâadesi nisbetinde ictihadla nısbî tahakkümün [..]nden kurtarıb, yumuşadıb yaşayışa elastikiyet, inşirâh vermek hamle, cehd ve cür'etini göstermişler ve re'yleri ile asırlar içinde milyonlarca insâna devirlerinin vicdân ve felsefesini yaratarak ve önlerinde bir meş'al gibi tutub yollarında rehberlik etmişlerdir.
Bundan ma'âda din her ne kadar insânlara ölümün mâverâsındaki âlemi işâret etse bile hayât da ancak tatmîn edildiği zaman susan ve ihtiyâc-ı dinin [..] ve bunun karşısında zincir kabûl etmeyen ve çırpınan fikir vardır ki bunlar da durmamışlar ve insânları bu dünyâ cennetini de i'mâra sevk etmişlerdir. Bu zarûrîden de hendese, hey'et, riyâziyât, felsefe, mûsiki, coğrafya, lisân gibi ilimler doğmuşdur. Fi-l hakîka bunların doğumunda âmiliyeti vardır. Miras taksîmi riyâziyeyi, muhtelif [..] ta'yîni, [..] [..] coğrafyayı doğurmuş, ma'bedlerin yapısı mi'mârînin [..] ta'yîni, şiir ve mûsikînin doğumunda âmil olmuşsa da bunlar dinin mevlûdü olmalarına ra'men bu günkü lâyik dünyânın [...]. Türk'ün eski devirlerde ilim semâsında bu vâdide parlamış yıldızları da vardır.
1- Buhâralı İbni Sinâ; Arab, Acem, Yunan Türk lisânlarına vâkıf ve ikiyüzden fazla eserin sâhibi olan bu zâtın Tıb ve Fizik'e dâir adlı latinceye tercüme olunan kitabı 18nci asra kadar Avrupa dâr-ul fünûnlarında okunmuşdur.
2- Fârâbî (Vefat 339) Bu dâhî Türkistan'ın Fârâb kasabasındandır. Aristo'nun hikemî eserlerini Arablar beyninde neşr eden zâtdır. Seksen kadar fennî eseri var, Şerh-i Oklides, Şerh-i kütüb-ü Aristo, Kitâb-ul Mûsikî adlı teellüfâtı meşhûrdur. Musikîşinâs Fârâbî kânûn denen çalgının mûcididir.
3- Ebu Ma'şer Belhî İslâmâbad'da [..]relerin harekâtına dâir ilk cedveli tertîb eden Türk'dür.
4- Fergânî (226 vefâtı) {{Sincar}}'da Nısf-un Nehâr Dâiresini alanlardan biridir.
5- Ali Kuşcu Türk İslam feylesoflarından ve coğrafya(cı)larındandır. Çin'e dâir eserleri ile arz ve tûl derecelerinin tashîhine âmil olmuşdur.
6- Şemseddin Semerkandî. Hendesesiyle meşhûrdur.
7- Uluğ Bey (823 vefâtı) Meşhur hey'et-i şinâsdır(?). Semerkand'da rasadhâne yapdırmışdır. İlim hey'êti Oksford'da tab' ve bir çok Avrupa lisânlarına tercüme olunmuşdur.
8- Ebu Nasr Cevherî. Bu Türk Arabca bir lügat yapmış ve Arab'a (Lülatinizi bir ecnebîden öğreniniz) diye takdîm etmişdir.
[..] altında Arabca, Acemce söyleyen bu başlar İslam Maârifi içinde Türk zekâsına